www.mardinnethaber.com
Yusuf Metin YARDIMCI
e-posta : yusufmetin @hotmail.com
Ekleme tarihi :02.12.2016
Kategori :
Okunma sayısı :2181
MARDİN'DE DERİN İZLER BIRAKAN BİR İSLÂM ÂLİMİ MEVLÂNA -ŞEYH- YUSUF ENSARİ

 

Mardinin'in son yıllarda; gerek ülke içinde, gerek Uluslararası bazı platformlarda yer yer gündemi işgal  etmesi, gözleri bu mütevazı şehrimize çevirdi.
 Piyasada birbirinin benzeri, daha önce yayınlanmış yapıtlardan derleme onlarca kitap var. Fırsattan bi'l istifâde  aynı tarihi mekanları yüzlerce-binlerce kez fotoğraflayıp, kitap ve albümlere serpiştiren uyanıkların yaptıklarını, hizmet saymalarını bir tarafa bırakırsak, yapılan daha iyi çalışmalar da var.
 Bunlardan biri de; vaktiyle bir proje dahilinde kurulup işlevini tamamlayan “Mardin Tarihi İhtisas Kütüphanesi”nin bir ölçüde de olsa, sarf ettiği emeklerdir. Bir birini müteakiben yapılan 2 Uluslararası Sempozyumda, önemli bazı tebliğler sunulmuş olmakla beraber, bildirilerin önemli bir kısmı birbirinin tekrarı niteliğinde.
 Sözgelimi Mardin'in yetiştirdiği bilginlerden bahsedilirken, çoğunlukla aynı kaynaklardan, aynı şahıslar ele alınıp inceleniyor. Bunun haricinde il ve çevresinde araştırma yapılıp da, başka değerlerin hayatı ve çalışmaları mevzu bahis edilmemiş, ya da en azından önemli bir kısmı es geçilmiş…  Halbuki halk arasında hâlâ isim ve hizmetleri iyilikle yâd edilen nice bilginler var. Yapılacak yeni çalışmalarda; bunların da ciddi bir araştırmaya tabi tutulacağını, yaptıkları hizmetleri, varsa telif ettikleri eserlerin gün ışığına çıkarılmasının inancını taşımak istiyoruz. Kaldı ki; Mardin'in artık bir Üniversitesi var. Üniversite bünyesinde yapılacağı söylenen çalışmaları, şimdilik sadece izlemek ve dinlemekle yetiniyoruz.
 Mardin'in yetiştirdiği bu kıymetli âlimlerin başta gelenlerinden birisi de; Mevlâna Yusuf ENSARİ veya daha yaygın ve bilinen şekliyle, Şeyh Yusuf Ensâri'dir. Buradaki “Şeyh” nitelemesinden Mardinlilerin kastettiği; sahih Arapçada kullanıldığı şekliyle “üstün, büyük kişi” anlamıdır. Bunu böyle bilmek gerekir. Yoksa tarikat lideri değil. Mevlâna ise eskiden “hazret” ve “büyük din bilginlerine verilen bir sıfat” olarak kullanılırdı.
 Bir süre önce; 14 Ağustos 2006 tarihli Yeni Asya gazetesinde “Bediuzzaman'ın Mardin Hayatından Portreler” başlığı altında, Şeyh Yusuf Efendi diye bu muhterem zatın hayatından kısa bir takım ensten-taneler verilmesi, beni sevindirdi. Zaten bu konuda daha önce benden yardım isteyen Mehmet Selim'e; bir miktar malumat verip, iz gösteren de bendim. Konuyu kaynaklardan alıp yayınlattığı için kendisini kutlamak isterim.
 Fakat yazının birkaç noktasını kritik etmeden geçemeyeceğim. “Mardin Aşiret-Cemaat-Devlet (Tarih Vakfı, 2. Baskı 2001)” adlı genel çerçevede gerçekten ciddi olarak hazırlanmış kitapta, Şeyh Yusuf Ensari hakkında önemli bilgiler var.
 Bunlardan bir tanesi; sadece “Şeyh Sunûsî” diye ismi verilen bahis konusu kişidir. Dikkate değer olan onun Mardin'e gelip, burayı tanıyacak kadar ikamet etme durumunda kalmış olmasıdır.
 1921'li yıllarda Şeyh es-Sunûsî Türkiye'ye gelince, kendisine yardımcı olarak milletvekili Abdül-gani Ensari tayin edildi. Sunûsî; doğu gezisi esnasında, bir miktar da Mardin'de ikamet etmiştir. Bu esnada âlim ve fâzıl insanlarla tanışma fırsatını bulmuştur.
 Mevlâna Yusuf Ensâri, o yıllarda dinî ilimlerde olgunlaşmış, çevresini irşad eden, aydınlatan bir zat olarak göze çarpıyordur artık… İlmi ve ameliyle halkın güven ve saygısını kazanmış, civar vilâyetler-den, Şamdan, Halepten fetva alınan, itimada şayan önemli bir müftüdür… O yıllarda camilerde ancak kâmil ve âlim insanların imamet yapmaları söz konusu olduğundan, vaazlarının yanı sıra namaz da kıldırıyordu. Nitekim Abdülgani Efendi yazdığı “Mardin Tarihi” isimli eserinde bunu şöyle ifade ediyor:
 “Sâbûnî (diğer ismiyle Hâmidî Camiinde) ramazan 1347/1929 şubatında ulemâdan Ensârizâde Şeyh Hafız Yusuf Efendi hatim ile teravih kıldırdı.” (Abdülgani Fahri Bulduk, Mardin Tarihi, Shf.231)
 Bu satırlarda dikkati çeken önemli noktalardan biri; Şeyh Yusuf Ensari'nin 56 yaşlarında Mardin ve çevresinde olduğu gibi civar memleketlerdeki âlimler sınıfından olduğu vurgusudur. Nitekim 1929 yıllarında Mardin'in Suriye ve Mısır ile mevcut konumu düşünülürse, ne anlatmak istediğimiz rahatlıkla anlaşılacaktır. Konuya yazımızın ileriki aşamalarında yeniden değineceğiz.
  Es-sunûsî'nin o yıllarda; “Şu iki esmer adam olmasaydı, Mardin helak olurdu” sözüyle Yusuf Ensari ve Yusuf Haki'yi işaret etmesi çok anlamlıdır. “Mardin Aşiret-Cemaat-Devlet” kitabının müellifleri; “..bu rivayetin Mardin'in 2 Şeyh olmasa neden yıkılmayı hak ettiğini cevaplamadığı” yorumunda bulunuyorlar. Bu durum; 27 şubat 1999'da Ankara'da Şeyh Yusuf'un oğlu Hacı Selim YARDIMCI'yı iyi dinlemediklerini ortaya koyuyor.
 Birincisi; es-Sunûsî'nin bu sözü, Mardin'de hâlen yaşlılar tarafından dilden dile aktarılıyor. En önemlisi; dinî ilimlerle iştigal eden, bu mıntıkadan olan imam, müezzin ve ekseri ilahiyatçıların da durumdan haberli olmalarıdır.
 İkincisi; “İki Şeyh olmasa, Mardin'in yıkılmayı hak ettiğini” kimse söylemiyor. Olay şudur:
 O yıllarda halkı aydınlatan, onları yanlışlardan ve sapmalardan alakoyan, irşâd eden, doğruları gösteren bu bilginlerin ifâ ettikleri ehemmiyetli hizmetten bahsediliyor. Doğruları tebyin, İslâmî bilgilerin ehliyetli ağızlardan tebliği, kuşkusuz birey ve toplumu fenalıklardan koruyacaktır. Bunun anlaşılmayacak, garipsenecek bir yanı da yoktur.
 Kitabı hazırlayan bilim kurulu bu yorumun ardından; “Şeyh Yusuf'un Said-i Nursî ile kurduğu ilişki de düşünüldüğünde, İttihatçı-larla ilişki kurmuş olabileceğinin ipucunu vermektedir” tahlilini yapıyor.
 Halbuki az yukarıda Şeyh Yusuf ile Said-i Nursi arasında “delâil-i zahire” hakkında sert tartışmaların geçtiği anlatılıyordu. Bundan hareketle Şeyh Yusuf'un, Said-i Nursî gibi İttihatçılarla işbirliği kurmuş olabileceği değil, kurmamış olduğu neticesi çıkarılır. Mamafih Said-i Nursî de, hayatından öğrendiğimize göre önce İttihatçılara katılmış olup sonradan onlardan ayrılmıştır.
 Şeyh Yusuf Ensâri'nin en yakınlarından, özellikle büyük oğlu Ahmet Yardımcı'dan yani rahmetli babamdan onlarca kez işittiğim bir şey vardı: “O hiçbir politik oluşuma, partiye katılmadı. Din âliminin tesir gücüne sahip olabilmesi için bunu zaruri görüyordu.”
 Ayrıca Mehmet Selim gazetedeki yazı dizisinde, kitaptan alıntı yaptığında “Şeyh Yusuf'un gençliğinde Şehidiye Camiinde Molla Said ile tartışmaya giriştiği” sonunda “..onun girişimiyle Said-i Nursî'nin Mardin'den sürüldüğü”nü aktarıyor. Fakat tartışma esnasında Said-i Nursî'nin Şeyh Yusuf'a “bıçak çektiği” ibâresi çıkarılıyor. Bu yanlış anlamalara sebebiyet verebilir. Kaldı ki Said-i Nursî'nin hangi nedenden dolayı Mardin'den gönderildiği de bize göre sarih değildir. Öyle olmuşsa bile yapmış olduğu davranışın müeyyidesi, dönemine göre öyle  verilmiş olabilir.
 Sonra Said-i Nursî'nin böyle bir şey yapması, onun sonraki yıllarda olgunlaşmasına ve pişman olmasına engel değil ki!...
 Nitekim kendisi bile hayatının ileriki aşamalarında, kendi yaşamını ikiye ayırmıştır: “Eski Said” ve “Yeni Said” diye…
 Eski halini kendisi bile eleştiriyor. Bu bir erdemliliktir elbette. Gençlik yılları, hayat tarihçesi incelendiğinde; heyecanlı, pervasız ve atılgan biri olarak görülür. Bununla ilgili olarak da, Şeyh Yusuf Ensari'nin oğlu Ahmet Yardımcı'dan dinlediğim bir olayı aktarayım:
 Gençlik yıllarında kendisini “Said-i Kürdî” diye takdim eden Molla Said, Mardin'e ilk uğradığı günlerde o sıralarda müderris olan Yusuf Haki'nin kapısına dayanır. Hocayla münakaşa ve münazara yapmak arzu ve ısrarındadır. Öğrencileri engel olurlar. Zira  henüz öğrenci mertebesinde olan bir kişinin, hoca makamındaki kişiyle tartışması o günün koşullarında mümkün değildir.
 Gürültüler üzerine kapıda Şeyh Yusuf belirir. İlimde seçkin ve yetişmiş bir kişidir. Yaşıtı olan bir gencin (ikisi de 1873 doğumlu) meramını öğrenince, kuvvetle karşı durur:
 --“Hocamın karşısına çıkabilmek için önce beni mağlup etmen gerekir. Haydi buyurun!” der.
 Ancak Molla Said, sözlerinde ısrarlıdır ve buna yanaşmaz. Sonra söylene söylene yürüyüp gider.
 Görüldüğü gibi o günün dünyasında; kendine güvenen bilgi sahibi insanlar, bir şekilde münazaradan, fikir teatisinden, düşüncelerin karşılıklı nakşı demek olan münakaşadan çekinmiyorlardı. Onlar böyle yetişiyorlardı.
 Nitekim Said-i Nursî o anda oradan çekip gitmiştir amma sonraki günlerde, Şeyh Yusuf Ensari ile tartışmalara girmiştir. İlgili kaynaklardan alıntılarımızı aşağıda verdiğimizde göreceğimiz gibi tutumlarını sertleştirmişler, kuvvetli münakaşalara girmişlerdir. Fakat ne yazık ki sonuç pek hoş olmamıştır.
 Şeyh Yusuf'un hayatından bir kesit verilen yazıda, 1926 yıllarında Mardin valisi bulunan Tevfik Hadi'nin baskıları sonunda 6 yıl evden dışarı çıkmadığı anlatılır. Zorlu günlerdir. Aile iaşesini temin etmede bile zorlanır.
 Altı yıl sonra dışarı çıktığında başında artık şapka vardır. Zorunluluklar karşısında ibahat noktasında hareket ettiği anlaşılmaktadır. Ancak yapılan iktibasta “…Şeyh Yusuf, anlatılanlara göre namazı bile fötr şapkasıyla kılarmış!” deniyor.
 Bu ifade tamamen gerçeklere terstir. Kuşkusuz tam anlamıyla hilaf-ı hakikattir. Ne yörede kimse böyle bir şey anlatıyor, ne de fötr şapka ile namaz kılmak mümkündür. Kasket olsa siperliği çevirir kılarsın. Fakat fötr şapkayla alnını secdeye götüremezsin ki! Şapka düşer.
 Bu yanlışlıkları düzeltmek de; onun torunu olan benim için, bir vazife olduğu kadar bir hakikat severliktir. Belki şunu demek daha uygun olurdu:
 “Başında şapkası camiye gidermiş! Gidince de namaza durmadan önce şapkayı çıkarır, namaz kılarmış!” Bu olur.
 “Mardin Müftüleri Albümü”nde; Şeyh Yusuf Ensari'nin 500 adet sahih hadisi ezberden bildiği bilgisi de yanlıştır. Zamanın müftülük görevlisi Beşir Umut'un beni sürekli araması üzerine mütevassıt olmak zorunda kalmıştım. Bu tevassut neticesinde Şeyh Yusuf'un oğlu merhum babam Ahmet Yardımcı bir miktar bilgi ve belge vermişti. Lakin görüyorum ki; az da olsa bazı noktalar değiştirilmiş.
 Onun ezbere bildiği hadis sayısı yaklaşık 5000 (beşbin)dir. Hem de senetleriyle beraber. Hafızası böylesine güçlüydü.
 Şimdilik konuyu burada kesip, “Mardin Müftüleri Albümü (Shf.17)”yle “Mardin Aşiret-Cemaat-Devlet (Shf.367-368)” isimli me'hazlardan iktibaslarla verdiğimiz malumatı zenginleştirelim:
 “Şeyh Yusuf ENSARİ 1873 yılında, Mardin'de doğdu. Mardin'deki Ensar ailesinin büyüklerindendir. Hz. Peygamberimizin ashâbından olan ve hâlen İstanbul'un Eyüp semtinde Eyüp Sultan Camii adıyla anılan yerin meşrutasında medfun olduğu rivayet edilen, Ebâ eyyüb el-Ensâri'nin torunlarındandır.
 İbtidâi, Rüşdi ve İdâdi tahsilini bitirdikten sonra, Mardin Merkez Kasım Padişah Medresesine girmiştir. Oralarda çok değerli hocalardan ders okumuştur. Daha sonra ayrıca o tarihlerde bu günkü Cumhuriyet Meydanında üç katlı binada bulunan; Fransız Koleji'ne devam etmiştir. (Kolej binası şimdi yıkılmıştır.)
 Arapça, Farsça ve Fransızca' yı çok iyi derecede biliyordu. Kur'an-ı Kerim hafızı olup, “Kıraatü's-Seb'a” ile Kur'an-ı Kerimi, yedi vecih ve tecvid üzerine okuyordu. 500 adet (Bu rakam tashih edilmelidir. Y.M.Y.) sahih hadisi ezbere biliyordu. Bütün bunlara ulaşmak için gençliğinde, tavana merbut ipe –uyumamak için- saçını bağlayarak gaz lambası ışığında gece yarılarına kadar çalışıyordu. Bunun neticesinde, Osmanlı İmparatorluğu padişahla-rından V. Sultan Mehmet Reşat döneminde ve onun bizzat talimatı üzerine profesörlük ünvanını almıştır.
 Şehidiye, Kasım Padişah Medreselerinde 27 yıl ders vermiş, aynı zamanda ve aynı sürede İl Merkez Vaizliği görevini ifa etmiş olup, bilâhere kendi isteği ile istirahate çekilmiştir.


 Şeyh Yusuf Ensari 1950 tarihinde Mardin halkının teşviği ve Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki'nin ısrarını reddedemeyerek emre riâyet anlayışı ile Mardin Müftülüğünü kabul etmiş, ölene kadar bu görevi sürdürmüştür.

Şeyh Yusuf (1873-1956) öldüğünde Mardin'den başka Diyarbakır, Siirt, Halep, Şam ve Kahire'de gıyabi cenaze namazı kılındığı bildirilen, öğrencileri halen Kahire'de el-Ezher'de hocalık yapan, geniş bir bölgede tanınmış bir din bilginidir. Şeyh Yusuf'un gençliğinde Şehidiye Camiinde Said-i Nursî (1873-1960) ile tartışmağa giriştiği, Batınî olan Said-i Nursî'yi 'Delâil-i Zahire' hak-kında milleti şüpheye düşürmekle suçladığı, sertleşen tartışmanın so-nunda said-i Nursî'nin Şeyh Yusuf'a bıçak çektiği ve Şeyh Yusuf'un giri-şimiyle Said-i Nursî'nin Mardin'den sürüldüğü anlatılmaktadır.
 Şeyh Yusuf hakkında bir rivayet de; Şeyh Sunusî'nin, Şeyh Yusuf'un çağdaşı, adaşı ve onun gibi esmer olan Masafteli Şeyh Yusuf Haki'yle ikisini kast ederek, Mardin diliyle 'levlel esvedeyn kenkil helekit Merdin'   (iki esmer olmasaydı Mardin helak olurdu) demiş olduğudur. Şeyh Sunûsî İttihatçıların Trablusgarp savaşında ilişki kurdukları, Birinci Dünya Savaşı sırasında cihat ve Teşkilat-ı Mahsusa çalışmaları  kapsamında İstanbul'a gelen, mütarekede Bursa'ya, daha sonra Milli Mücadele döneminde Ankara'ya giderek, doğu gezisine çıkan ve bu sırada Siverek mebusu bulunan Abdülgani Ensari'nin kendisine refakat ettiği şeyhtir.
 Bu rivayet, Mardin'in iki şeyh olmasa neden yıkılmayı hak ettiğini cevaplamasa da, Şeyh Yusuf'un, Said-i Nursî ile kurduğu ilişki de düşünüldüğünde, İttihatçılarla ilişki kurmuş olabileceğinin ipucunu vermektedir. Şeyh Yusuf'un;  Şapka Kanunu karşısında tavrı da bu düşünceyle uyuşmaktadır.
 1926'da Şapka Kanunu çıktığında Şeyh Yusuf Şehidiye Medresesi Camiinde yeni kanun hakkında bir vaaz vermekteydi. Mardin valisi Tevfik Hadi de, dinleyiciler arasındadır. Yusuf Efendi'nin vaazı, halkı kanunlara uymaya, yeni kıyafetleri giymeye davet eden içerikte, anlaşıldığı kadarıyla oldukça da etkili bir vaazdır. Vaaz bittikten sonra Tevfik Hadi, Yusuf Efendi'yi kutlayarak kendisinden halka örnek olmak için şapka giyerek sokağa çıkması ricasında bulunmuş, bunun üzerine Yusuf Efendi ulemadan olduğunu, kanunun kendisini kapsamadığını, 'leffe' denilen sarığını takmaya devam edeceğini söylemiş, valinin ısrarlarına rağmen şapka giymeyi reddetmiştir.
 Şeyh Yusuf sonunda Emniyet'e davet edilmiş, sorgusunda 'Müderris, İmam, müezzinim, giymemem lazım'  demiştir. Sahip olduğu Evkâf Vekâleti'nden alınma belgelerini göstermiş, emniyet müdürü belgeleri yırtmıştır. Yusuf Efendi yerden parçaları toplayarak ' Bu yaptığınızı Mustafa Kemal'e bildireceğim, yaptığınız kanunu suistimal etmektir' deyince, kağıtları elinden alarak yakmışlardır.
 Bundan sonra evinin bulunduğu sokağın başına sürekli polis nöbeti koyup, Yusuf Efendi'nin çıkışı gözlenmeye başlanmış, Şeyh Yusuf 6 yıl boyunca hiç çıkmadan evde oturmuştur. Altı yıl sonra bir gün, başında bir fötr şapkayla sokağa çıkmıştır. Yaşamının sonuna kadar bu fötr şapkayı evinin dışında asla başından çıkarmayan Şeyh Yusuf, anlatılanlara göre namazı dahi başında fötr şapkasıyla kılarmış. (Bunun doğru olmadığını yukarıda yazmıştık Y.M.Y.)
 Mardin'de 6 yıl İl Müftüsü olarak görev yapan bilginimiz, 3 temmuz 1956 yılında hacca gitmiş, aynı yıl vefat etmiştir. Şeyh Salih Mezarlığı'ndaki aile kabristanında defnedilmiştir.
 Fasih, nâtık ve hatip olma özellikleriyle de şöhret bulmuştur. Arapça olarak kaleme aldığı, henüz basımı yapılmamış 'Fetava' adlı bir eseri vardır.

ŞEYH YUSUF ENSARİ'NİN  VEFATININ ARDINDAN YAZILANLAR

3 temmuz 1956 Salı sabahı  bu dünyadan göçen Şeyh Yusuf Ensari hakkında, zamanın gazeteleri çok şeyler yazdılar. Bunlardan bazılarını  burada derc etmeyi uygun bulduk. O günlerde neşr olunmakta olan Hikmet Aynaz'ın sahibi bulun-duğu Mardin Sesi Gazetesi'nde, çok iyi yetişmiş eski bir hakim ve avukat olan merhum Celil CAN teessür ve tespitlerini, İLİM-FİKİR-SANAT köşe-sinde “Bir Zirvenin Arkasından..” başlığıyla kendisine has üslûbuyla kamuoyuna sunuyordu. Kendisini de rahmetle anarken, yazısını sizlerle paylaşıyoruz.(*)
 “İslâm âlemi en büyük otoritelerinden birini kaybetti. Büyük din mütefekkiri kıymetli Müftümüz Hacı Yusuf Ensari'nin ölümü, yalnız memleketimizde ve yurdumuzda değil, bütün İslâm âleminde çok derin bir teessürle karşılandığına şüphe yoktur.
Hacı Yusuf Ensari; üç çeyrek asra yaklaşan bir cehidle İslâm dini üzerinde çalışan nâdir ilim adamlarımızdandır. Harikavî zekâsı, kuvvetli hafızası ve yorulmak bilmez azmile, kendi kendini tam bir ilim adamı halinde yetiştirmişti. Onun İslâm dini mevzuundaki kifâyeti, hudutsuz denecek kadar genişti. İslâmın nûru, derin zekâsında parlak bir mâkes yapmış, İslâmın uluhiyeti hafızasında büyük bir şekil almıştı. Telkinci ve öğretici bir edâ ile konu-şurdu. Sürükleyici üslûbile her keli-mesi bir mantık, her cümlesi bir hik-met ve her bir mevzuu bir ilim idi.
İslâm dini sahasında gösterdiği bu engin kudret yanında; diğer ilim sahalarında da ehemmiyetli selâhiyet sahibi idi. Ferâiz kaidelerini birlikte münakaşa ettiğimiz zamanlarda bahis genişledikçe, onun Mecelle'ye bihakkın vâkıf olduğunu ve bilhassa Miras ve Aile Hukuku bahsindeki mukayeseli ve ihatalı bilgilerini hayranlıkla müşahede ederim.
Hacı Yusuf Ensari'nin kuvvetli zekâsı; onun Mantık, Felsefe, Tarih, ve diğer içtimâî ilimler üzerindeki selahiyetini de saydıracak kadar geniş bir kudret ve kuvvet gösterirdi. Her şeyden evvel insan ve insanca olan telakkileri, bu içtimâî ilimlerde memzuç fikir ahlâkı halinde kendisinde toplanırdı. İnsan oğlunun bekâsındaki illeti; dünyada müesses samimi bir ahlâkî nizamla kuvvet bulacağını kabul eder ve bütün ilimlere ahlâkın hâkim olduğu fikrini müdafaa ederdi.
Hacı Yusuf'un, bilhassa din bilgisindeki kudreti; her türlü mukayese ve tenkidin üstünde idi. Bir ummân denizi vüs'atinde olan Kur'an-ı Kerim'in manasını, en ince teferruatına kadar ve mantıkî bir silsile takibi suretile teşrih hususunda geniş bir kabiliyet gösterirdi. Bir gün kendisine:
--“Hayır ile şerrin Cenabi Allah'tan geleceğini”
âmir Kurâni Kerimdeki âyetin manasını sorarken verdiği cevaplarda gösterdiği harikavî kudret, bir ilim münakaşasının çok üstünde, beni ilim diyarlarında gezdirmişti. Küllî ve cüzî irâdenin teşrihi bahsinde; hayır ile şerrin mânâ ve mahiyetini tahlilde, o derece cevvâliyet gösterirdi ki; üstünde olduğunu zannettiğim ilim denizinde, bana tehlike ve zaman mefhumunu hiç hissettirmezdi. O vakit, şahsen bir ilim adamının karşısında değil, bir ilim güneşinin kuvvetli ışığı altında gözlerimin kamaşmakta olduğunu ve hafızamın yerinden oynadığını duyardım. Yanından ayrıldığım zaman sanki başka diyarlardan gelmiş bir müfekkireye sahip insan gibi düşünüyordum.
 Hacı Yusuf Ensâri'yi, hiçbir zaman tek cepheli olarak mütalea etmemek lazımdır. Onun İslâmlık ilmi üzerindeki selâhiyeti kadar, ahlakçı ve mantıkçı vasıfları ve diğer ilim mevzularının yardımı ile İslâm dini cephesindeki ilmî kudreti, onun şahsını en yüksek zirvelere kadar yükseltmişti. O hakikaten İslâm dün-yasının bir zirvesi ve İslâm dininin cidden sadık bir hâdimi idi. Nefsini yalnız bu dinin bekâ ve inkişâfına hasretmiş ve en büyük zevki yalnız bu dine hizmette görmüştü.
 Evet, Hacı Yusuf Ensâri'yi bütün cephelerile izah etmiye, ne bu sütunun vüs'ati ve ne de bu muharririn kudreti müsâid değildir. Zira ancak güneşin tarifini yapmak mümkündür. Hatta güneşin zaman ve mekân bakımından fizikî durumu üzerinde astronomik tahminler  ve rakamlar da verilebilir. Fakat iç bünyesini teşkil eden harûrî kudretinden maâde, maddenin asıl mahiyetine nüfûz etmeye imkan var mıdır? İşte Hacı Yusuf Ensâri'nin ilim kudreti üzerinde bizim de gösterdiğimiz bu tahlil, dar bir anlayışa münhasır tarif gibidir. Çünkü itiraf etmek lazımdır ki; Hacı Yusuf Ensâri en kâmil bir şahsiyet ve İslâm âleminin yeri doldurulamaz bir kıymeti ve bir güneşi idi.
 Hacı Yusuf Ensâri'yi;  Cenâb-i  Allah'ın rahmetine tevdi ederken, Ensâri ailesine baş sağlığı ve sabırlar dilemeyi dahi kifâyetsiz bir telakki kabul ederiz. Zira Hacı Yusuf Ensâri; yalnız Ensâri  ailesinin malı değildi. O; bütün yurdun ve hattâ bütün İslâm âleminin malı idi.
 Asıl tâziye edilecek İslâm âlemidir ve onun büyük kayıbını hissederek de, yalnız İslâm ilmidir.
 Nur içinde yatsın.”
ULUS SESİ gazetesi 5 Temmuz 1956 Perşembe günkü sayısında, Mevlâna Şeyh Yusuf Ensâri'nin ölümünü, acı ve üzüntüyle şöyle makaleleştirmişti.
ÇOK ACI BİR KAYIP
 Yazan: Hüsameddin Hâmidi
“Vilâyetimizin Müftülük Makamını bihakkın işğal etmekte iken 3/Temmuz/1956 Salı sabahı Allah'ın rahmetine kavuşan Yusuf Ensari'nin vefat haberi memlekette derin ve sonsuz bir teessür yarattı.
Yusuf Ensari İslâm ilminin en yüksek zirvesine kadar yükselmişti. Din ve mânâ ilmiyle müspet ilimleri daima bağdaşmış, Kur'an-ı Kerimi en ince noktasına kadar hıfz etmiş ve manasını verebilmiş, binlerce hadisi şerifi hafızasında tutmuş ve manalandırmıştır. Hayatı boyunca on bine yakın fetva vermiş, en müşkül ferâiz meselelerini hal etmiş, Fıkıh ve Mantık ilimlerinde tam manasile vukufiyyet kesb etmişti.
Devrimizde eşine az rastlanan işlek bir zekâ ve kabiliyet sahibi olan Yusuf Ensari'nin aramızdan ebediyyen ayrılması, yalnız Ensâri ailesini değil, bütün memleket halkını ye'se kaplamıştır. O memleket namına bir kayıp olduğu kadar, Türkiye için dahi bir kayıptır.
Kahire'nin El'azhar Üniversitesinde hocalık eden bazı talebeleri “hocamızın eşine bu güne kadar rastlamadık” demekten kendilerini alamamaktadırlar.
O İslâm kalelerinden bir kale idi.
O medenî düşünüşü ile hakiki bir bilgindi. Bu itibarla bütün İslâm topluluğu, Yusuf Ensâri'nin irtihaliyle matemlidir ve hüzünlüdür.
Kendisine yapılan muhteşem cenaze merasimine, hemen hemen bütün Mardin halkı Müslüm ve gayri Müslüm, yerli ve yabancı hatırşınas memurları, kemâl-ı memnûniyetle iştirak etmiş ve naşı elleri üzerinde taşınarak ebedî istirahatgâhına kadar arzı veda etmişlerdi.
Din müessesesinin en yüksek makamında iken Allah'ın rahmetine kavuşan Yusuf Ensâriye, Cenâb-ı Haktan mağfiret temenni ederken, cümle ENSAR ailesinin teessürlerini paylaşır, baş sağlığı dileriz.”

(*) Gazeteleri Muhafaza edip, bana ulaştıran merhum dedem Şeyh Yusuf Ensari'nin en küçük kızı, saygıdeğer halam Fethiye Eldem ve muhterem eşi eniştem M. Ali Eldem'e şükran duygularımı iletmeyi naçizane bir borç bilirim. Y.M.Y.

Bu haber için henüz yorum yapılmamış..
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur.Yazılı izin olmadan ve kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Mardinnethaber.com